ANNE ÇOCUK SAĞLIĞI

Çocuklar, geleceğin yetişkinleri olarak özenle yetiştirilmesi ve eğitilmesi, tüm gereksinim­lerinin karşılanması gereken değerli bireylerdir. Erişkinlerden farklı gereksinimleri olan, kendine özgü gelişen bir canlıdır ve erişkinin küçük bir kopyası değildir. Uluslararası Çocuk Hakları Sözleşmesi’rıde, 18 yaşını tamamlayıncaya kadar her insanın “çocuk” sa­yılacağı belirtilmektedir.




Çocuklar sağlık yönünden nüfusun en duyarlı kesimini oluştur­makta ve sağlığının sürdürülmesi ve iyileştirilmesi için erişkine gereksinim duymaktadır. Anne sağlığı, çocuk sağlığının temel bir belirleyicisidir ve çocukların sağlık düzeyleri annelerin sağlığı ile yakından ilişkilidir. Kadınların ve çocukların sağlık düzeyleri toplum sağlığının ve gelişmişliğin önemli bir belirleyicisi ve göstergesidir. Annenin sağlıklı olması, sağlıklı gebelik geçirmesi hem kendi hem de doğacak çocuğunun sağlığını yakından ilgilendirdiğinden, sağlıklı nesiller yetiştirilmesinde, anne ve çocuk sağlığı ayrılmaz bir bütün olarak değer­lendirilmektedir.

Anne sağlığının önemi tartışılmaz olmakla beraber, kadına verilen bakımı, üreme siste­mi işlevleri ve hastalıkları, gebelik ve doğum konuları ile sınırlandırmak doğru değildir. Kadının tüm yaşam evreleri boyunca sağlığını koruyucu ve geliştirici önlemlerin alınması gerekmektedir. Çocukluk dönemlerinde kızların erkeklerle eşit statüde eğitim, öğretim, beslenme hizmetlerine ulaşmaları ve yararlanmaları önemlidir. Ergenler, dönemde erken evlilik, erken dönemde cinsel deneyim, cinsel istismar, cinsel yolla bulaşan hastalıklar, sağlıksız düşükler gibi tehlikelerle karşı karşıya kalmaktadır.

Hem kadın hem de bebe­ğin sağlığı açısından önemli olan doğurganlık döneminde kadının yararlandığı sağlık hizmetlerine ulaşması, hizmetlerin kalitesi ve ulaşılabilirliği önem taşımaktadır. Menopoz döneminde kadınlarda kemik erimesi (osteoporoz), kalp ve dolaşım sistemi hastalıkları ve menopoza bağlı sorunlar (üreme sisteminde değişiklikler, mesane kapasitesinde azalma, hipotiriodi, hipertirodi vb.) görülmektedir. Yaşlılıkta kadınların karşılaştığı sorunlar arasında hareket güçlüğü, osteoporoz, kalp-damar hastalıkları, mental hastalıklar, meme kanseri jinekolojik ve diğer kanserler bulunmaktadır.

Anne ve Çocuk Sağlığını Etkileyen Faktörler ve Göstergeler

Dünya Sağlık Örgütü’ne göre sağlık, yalnızca hastalığın olmayışı değil, fiziksel, ruhsal ve sosyal yönden tam bir iyilik halidir. Bu karmaşık ve geniş tanıma karşın, geleneksel ola­rak hastalığın varlığı, sağlığın göstergesi olarak kabul edilmektedir.

Bir çocuğun dünyaya sağlıklı gelebilmesi ve yaşamını sağlıklı sürdürebilmesi, doğum öncesi dönemde sağlıklı gelişmesi, doğum sırasında herhangi bir travmaya uğramaması ve doğumdan sonra zararlı ortam faktörlerinden uzak kalması ile mümkündür.

Anne sağlığı başta olmak üzere, ailenin sosyo-ekonomik durumu, çevre kirliliği (hava, toprak, su, besin), beslenme bozuklukları, doğum öncesi bakım alma durumu, doğumun bir sağlık kuruluşun­da gerçekleşmesi, ailenin ilgisizliği, bilgisizliği, yanlış inanç ve uygulamalar, çocuk yetiştir­me tarzı gibi sosyal ve kültürel nedenler çocuk sağlığını etkileyen önemli faktörler arasında yer almaktadır.

Annenin gebelik yaşının 16’dan küçük 35’ten büyük olması, doğum sayısının fazlalığı, doğum aralığının iki yıldan az olması, boyunun kısalığı, gebelikte az veya çok kilo alması (ortalama 9-12 kg.), eğitim düzeyinin düşüklüğü gibi demografik risk faktörleri anne-fetüs/ bebek üzerinde olumsuz etkiler yaratabilmektedir. Anne ve çocuk sağlığını olumsuz et­kileyen sosyo-ekonomik faktörleri ise, düşük sosyo-ekonomik düzey, yoksulluk, anne ve babanın mesleği (olumsuz çalışma koşulları), evlilik dışı/istenmeyen gebelik, I. ve II. derece akraba evliliği, kalıtsal ve kronik hastalıklara (diabet, kalp ve böbrek hastalıkları vb.) sahip olma, aile içi geçimsizlik, şiddet ve dayak olarak sıralamak mümkündür. Anne­nin sigara ve alkol kullanması, madde bağımlılığı, Rh faktörü uygunsuzluğu, enfeksiyon hastalıkları geçirmesi, yetersiz ve dengesiz beslenmesi, radyasyon, ilaç ve katkı madde­lerine maruz kalması, stresli yaşamı ve sosyal destek sistemlerinin yetersizliği, doğum öncesi bakım almaması anne ve fetüs/anne karnındaki bebeği olumsuz etkilemektedir

Türkiye’de toplam doğurganlık hızı 2,1’dir ve 186 ülke arasında 114. sırada yer almakta­dır. Kırsal alanlarda yaşayan kadınlar kentsel alanlarda yaşayan kadınlardan daha faz­la sayıda çocuğa sahip olmaktadır. Türkiye Nüfus ve Sağlık Araştırması (TNSA) 2008 sonuçlarına göre, Türkiye’de ortalama ilk evlenme yaşı 20,8’dir. İlk evlenme yaşı yer­leşim yeri, bölge ve eğitim durumuna göre farklılıklar göstermekte olup kırsal yerleşim yerlerinde yaşayanlarda, Doğu bölgesinde yaşayanlarda ve eğitimi olmayan kadınlarda daha düşüktür. Evlenme yaşının yükselmesi, kadının çalışma hayatına katılması, eğitim gibi nedenler doğurganlığın düşüşüne katkıda bulunmaktadır.

Türkiye’de ve Dünyada Çocuk Sağlığının Durumu ve Yürütülen Hizmetler

Bebek ve çocuk ölüm hızları ve nedenleri bir toplumda gelişmişliğin ve kalkınmanın en önemli göstergelerinden biridir. Çocuk sağlığının ve çocuk sağlığı hizmetlerinin değer­lendirilmesinde sık kullanılan ölüm göstergeleri perinatal, neonatal, postneonatal, bebek ve beş yaş altı ölüm hızlarıdır.

Perinatal ölüm hızı, belirli bir bölgede bir yıl içinde ölü doğan ve canlı doğup sıfır ile yedi günlük iken ölen bebek sayısının toplamının o yıl içinde olan toplam doğum (canlı ve ölü) sayısına bölünmesi ve 1000 ile çarpılması,

Neonatal (Yenidoğan) ölüm hızı, belirli bir bölgede bir yıl içinde canlı doğan ve bir ayını tamamlamadan ölen bebek sayısının, o yıl içinde olan canlı doğum sayısına bölünmesi ve 1000 ile çarpılması,

Postneonatal (Yenidoğan sonrası) ölüm hızı, belirli bir bölgede bir yıl içinde canlı do­ğan ve 30-365 gün içinde ölen bebek sayısının o yıl içinde olan canlı doğum sayısına bölünmesi ve 1000 ile çarpılması,

Bebek ölüm hızı, belirli bir bölgede bir yıl içinde canlı doğan ve bir yaşını tamamla­madan ölen bebek sayısının o yıl içindeki canlı doğum sayısına bölünmesi ve 1000 ile çarpılması,

Beş yaş altı ölüm hızı, belirli bir bölgede bir yıl içinde canlı doğup beş yaşını tamamla­madan ölen bebek sayısının o yıl içinde olan canlı doğum sayısına bölünmesi ve 1000 ile çarpılması ile elde edilmektedir.




Dünya Sağlık Örgütü tarafından yıllar içinde belirlenen sağlık hedeflerine acilen ulaşabil­mek, dünya sağlığını yükseltmek ve eşitsizliklere son vermek amacıyla Bin Yıl Bildirgesi ortaya konulmuştur. Bebek ve çocuk ölümlerinin azaltılması, sağlıkla ilgili Binyıl Kalkın­ma Hedefleri’ne ulaşılmasını gerektirmektedir.

Türkiye’de de sağlık hizmetlerinden her­kesin yeterince yararlanabilmesi için koruyucu ve tedavi edici sağlık hizmetlerinde çeşitli çalışmalar yapılmaktadır. Bu programlar aşılama, ishal ve solunum yolu hastalıklarının önlenmesi, emzirmenin teşvik edilmesi, büyüme ve gelişmenin izlenmesi, beslenme, üreme sağlığı, doğum öncesi ve doğum sonrası bakım ve güvenli annelik gibi program­lardır. Eğitimli sağlık personeli tarafından yapılan doğumların oranı ve doğum öncesi ba­kım oranı arttıkça bebek ölüm oranlarında düşüş yaşanmaktadır. Ayrıca, annenin eğitim seviyesi ve ailenin refah düzeyinin artması, bebek ve beş yaş altı çocuk ölüm oranlarının özellikle postneonatal ölümlerin azalmasında önemli etkiye sahiptir. Diğer yandan, ilk doğum yaşının yükselmesinin etkisi ile adolesan dönemde yapılan doğumların azalması bebek ölüm riskinin azalmasında etkili olmaktadır.

Ücretsiz aşılama programına dâhil olan aşıların sayısının artırılması, çocuklara yöne­lik tarama ve önleme programlarının güçlendirilmesi, bebek ve annelere ücretsiz demir desteği sağlanması, anne ve çocuk beslenmesi programı, yenidoğanlara K vitamini uy­gulaması, anne sütünün teşviki ve bebek dostu hastaneler programı gibi bebeklere özel programların sayısının artırılması ve özellikle yenidoğanlara verilen hizmetlerin güçlen­dirilmesi ile beş yaş altı çocuk ve bebek ölüm hızlarında belirgin bir düşüş sağlanmakta­dır.

Türkiye’de önlenebilir nedenlerle meydana gelen anne ölümlerinin engellenmesi ama­cıyla Sağlık Bakanlığı tarafından evlilik ve gebelik öncesi danışma programı, aile planla­ması programı, doğum öncesi bakım programı, gebelere demir destek ve tetanoz aşısı programı, acil obstetrik ve yenidoğan bakım programı, doğum ve sezaryan programı, doğum sonu bakım programı, anne ölümlerini izleme programı, ergen sağlığı ve gençlik programı ve üreme sağlığı hizmet içi eğitimleri yürütülmektedir

Gebelik

Gebelik, dişi üreme hücresi ovumun erkek üreme hücresi sperm tarafından döllenmesi (fertilizasyon) ile başlayan durumdur. Fertilizasyondan beş-altı gün sonra döllenmiş yumurta (zigot) uterus boşluğuna gelerek, gelişmesi için hazırlan­mış olan özel tabaka (desidua) içine yerleşir (implantasyon) ve böylece gebelik başlar. İmplantasyondan sonra plasenta gelişir ve beşinci haftada plasenta ile embriyo arasında uzanan umbilikal kord (göbek kordonu) şekillenir. Fetüs, gebelik boyunca amniyotik sıvı içinde gelişimini sürdürür. Gebeliğin süresi son mestrüasyonun (adet) ilk gününden itiba­ren 280 gündür veya 40 haftadır.

Doğum Öncesi

İnsan hayatı annenin yumurtasının babadan gelen sperm hücresi ile birleşmesi sonucunda başlar. Bu olaya döllenme (fertilizasyon) denir. Doğum öncesi gelişim ise döllenmeden bebeğin doğumuna kadar geçen süredeki gelişimi ifade eder. Spermin yumurtayı döllediği an yaklaşık olarak 280 gün sürecek olan bu dönemde bebeğin gelişim aşamalarını, annenin sağlığına etkilerini bilmek hem anne sağlığı hem de bebek sağlığı açısından çok önemlidir. Çocuğun büyüme ve gelişmesinin temeli doğum öncesi dönemde atılır. Bu dönemdeki ayrıntılı takip, gözlemler ve gerekli durumlarda yapılacak tahlil ve incelemelerle anne ve bebek için risk oluşturulabilecek nedenlerin zamanında fark edilmesi ve gereken önlemlerin alınması mümkün olabilecektir.




Doğum Öncesi Gelişim Dönemleri

Doğum öncesi gelişim üç dönemde incelenebilir.

Zigot Dönemi ( Hücre-Dölüt)- Embriyo Dönemi- Fetüs Dönemi

Zigot Dönemi ( Hücre-Dölüt)

Döllenmeden başlayıp ikinci haftanın sonuna kadar olan döneme zigot dönemi denir. Sperm tarafından döllenen yumurta hücresi hızla bölünerek çoğalmaya başlar. Bu olay, hücrelerin değişerek vücut dokularını ve organlarını oluşturmasındaki ilk aşamadır. Döllenmiş ve bölünmeye başlamış yumurta, fallop tüpünün de yardımıyla rahime kadar gelir ve rahim duvarına tutunur. Büyüklüğü ancak bir toplu iğne başı kadar olan zigot, hayatının hiçbir döneminde ulaşamayacağı bir hızla büyüme ve gelişme gösterir. Zigot üç tabakadan oluşur ve doğacak bebeğin çeşitli organları işte bu tabakalardan gelişir.




Embriyo Dönemi

Döllenmeden sonraki 3. haftanın başından, 8. haftanın sonuna kadar olan dönemi kapsar. Büyüklüğü bir yer fıstığı kadardır ve canlı yavaş yavaş şeklini almaya başlamıştır. Embriyo, amnios kesesi adı verilen ve onu dış etkilerden koruyan sıvı dolu bir torbacıkta yaşar. Embriyo henüz çok küçüktür ve etrafındaki amnios kesesi içindeki sıvı oldukça fazladır. Embriyo bu dönemde bacaklarını sallayarak amnios kesesi içinde yüzer. Bu nedenle anne embriyonun hareketlerini henüz duymaz. Başta kalp, beyin, sinir sistemi olmak üzere insan vücudunu oluşturacak organlar şekillenmeye bu dönemde başlar. Bu sebeple embriyo döneminde anne sağlığının bozulması embriyoyu olumsuz yönde etkiler.

8.haftada bebeğin kalbinin atmaya başladığı düşünülmektedir ve bu canlanma zamanı olarak kabul edilir. Yasalara göre bu sınır, kürtajı aile planlaması için seçenlere çocuğu kürtaj ettirebilmesi için yasal sınır olarak belirlenmiştir. 6 aylık olduğunda tat alma hücreleri olgunlaşır ve tatları ayırt edebilecek duruma gelir. 6.ayda gözler biçimini almıştır ve her yöne bakabilecek özelliği kazanmıştır. 7. ayda fetüs anne rahminin dışında yaşayabilecek yeteneğe sahiptir.

Fetüs Dönemi

Gebeliğin 9. haftasından başlayarak doğuma kadar geçen süreye fetüs dönemi, bu dönemde anne karnındaki bebeğe de fetüs denir. Geçici organlar adı verilen plasenta ve göbek kordonu 3. ayda gelişimini tamamlar. Cinsiyetin belirlenmesi döllenme esnasında gerçekleşmiş olsa da, dış üreme organlarının ayırt edilmesi ile dişi veya erkek cinsiyet 4.ayda görülebilmektedir. 4. aydan sonra anne fetüsün hareketlerini hisseder. İşitme duyusu 4–5. aylarda gelişmeye başlar. 5. aydan itibaren başparmağını emmeye başlar. 6 aylık olduğunda tat alma hücreleri olgunlaşır ve tatları ayırt edebilecek duruma gelir. 6.ayda gözler biçimini almıştır ve her yöne bakabilecek özelliği kazanmıştır. 7. ayda fetüs anne rahminin dışında yaşayabilecek yeteneğe sahiptir. Ancak bu durum erken doğumdur ve bebek için risk söz konusudur. 37- 40. Haftalarda artık bütün ana sistemleri gelişmiş durumdadır. Tamamen olgunlaşmış bebeğin hareket edebilecek yeri azalmıştır. Son haftalarda fetüsün hareketlerinin az hissedilmesinin bir sebebi de budur. 40. haftada canlı doğum gerçekleşir.




Doğum Öncesi Gelişimle İlgili Geçici Organlar

Plasenta ( Eş)

Döllenmiş yumurtanın yerleşip gelişebilmesi için uterus duvarları ve kılcal damarları farklılaşır. Vücut tarafından uterusun bu bölümünden oluşturulan plasenta süngerimsi bir yapıdadır. Plasentanın bir bölümü endometrium adı verilen uterusun iç tabakasına yerleşmiş, diğer ucu ise göbek kordonuna bağlanmıştır. Rengi koyu kırmızı, morumsu olan plasentanın iki yüzü ve lopları vardır. Fetüsün büyümesiyle birlikte uterus ve plasenta genişler.Yarı geçirgen özelliğe sahip olan plasenta anneden gelen maddeleri bebeğe iletirken adeta süzer ve zararlı maddelerin geçişini engeller. Ancak ayırt edemediği bazı zararlı maddeler de olabilmektedir. Bu nedenle anne adayı beslenmesinde dikkatli olmalı, sigara, alkol gibi maddeleri kullanmamalı ve doktor kontrolü olmadan hiçbir ilacı almamalıdır

Plasentanın 3 ana işlevi vardır.

Metabolizma (Özellikle gebeliğin ilk dönemlerinde glikojen, kolesterol ve yağ
asitlerini sentezlemek.)

Taşıma ( Bebeğin vücudunda oluşan artık maddelerin çoğu ve karbondioksidi
anne vücuduna taşımak, anneden besinleri ve oksijeni bebeğe taşımak.)

Endokrin fonksiyon ( Gebeliğin devamını sağlayan hormonları salgılamak.)



Göbek Kordonu

Bebeği plasentaya bağlayan göbek kordonu embriyonun göbek sapından gelişir. Plasentayla bebek arasında bağlantıyı sağlayan göbek kordonunda üç adet damar vardır. Bu damarlardan kalın olanı plasentadan gelen ve oksijenden zengin kanı fetüse taşırken, diğer iki atardamar bebekte oluşan artık maddeleri plasenta yoluyla anneye gönderir. Bu damarların etrafı elektrik kablolarında olduğu gibi sağlam bir kılıfla sarılıdır. Doğum gerçekleştiğinde göbek kordonu kesilir ve bebeğin plasentaya bağımlılığı biter.

Amnios Kesesi ve Koryon Zarı

Döllenen yumurtanın uterus iç duvarına gömülmesi ile bu kese oluşmaya başlar.Amnios kesesi, embriyonun kıvrılmasıyla onu tamamen içine alır ve sıvı salgılamaya başlar. Bu sıvıya amnios sıvısı adı verilir. Koryon zarı ise amnios kesesi içindeki fetüsü çevreleyen ikinci bir zardır. Amnios sıvısı bebeği sarsıntıdan, dışarıdan gelen darbelerden korur, bebeğin vücut ısısını korur ve bebeğin rahat hareket etmesini sağlar. Doğum anında ise kayganlık sağlayarak doğumu kolaylaştırır. Amnios sıvısının gereğinden az ya da çok olması bebek için risk oluşturur.

Doğum Öncesi Gelişimi Etkileyen Faktörler

Bebeğin anne karındaki gelişimini etkileyen birçok faktör vardır. Bunları kalıtımsal

faktörler ve çevresel faktörler olarak iki grupta inceleyebiliriz.

Kalıtımsal Faktörler

Fenilketonüri, Ailevi Akdeniz Ateşi, Akdeniz Anemisi, Kistik Fibrozis gibi tek gen bozukluğu hastalıkları, Down Sendromu, Trizomi 18, Trizomi 13 gibi gen yapılarında bozukluğa neden olan hastalıklar, Kalıtsal Şeker, Hemofili, Kalıtsal Kalp hastalığı gibi genler yoluyla anne ya da babadan bebeğe geçen hastalıklar doğum öncesi gelişimi etkileyen kalıtsal faktörlerdendir.

Çevresel Faktörler

Gebe kadının geçirdiği enfeksiyon hastalıkları ( özellikle ilk üç ayda geçirilen kızamıkçık, kızıl vb. hastalıklar), annenin frengi, sarılık, yüksek tansiyon, şişmanlık, şeker, kronik metabolizma hastalığının olması fetüsü olumsuz etkileyen anneye bağlı çevresel faktörlerdir. Ayrıca anne-baba arasındaki kan uyuşmazlığı, anne rahmindeki yapısal bozukluklar, göbek kordonunun gereğinden uzun ya da kısa olması, amnios sıvısının az ya da çok olması, annenin yeterli ve dengeli beslenmemesi fetüsü doğum öncesi dönemde olumsuz etkileyen bazı çevresel faktörlerdendir.

Gebe kadının sigara içmesi, alkol, uyuşturucu kullanması, yeterli oksijen alamaması, hamilelik döneminde radyasyona maruz kalması, çoğul gebelik durumları ( ikiz, üçüz gebelikler), anne adayının yaşı, gebelikte kullanılan ilaçlar da fetüsü doğum öncesinde olumsuz etkiler.

Anne adayının hamilelik süresi içinde büyük üzüntü yaşaması, ani olarak heyecanlanması, ağır kaldırması, düşmesi ya da darbe alması da fetüsün gelişimine zarar verir. Bütün bu ve benzer faktörler düşük, erken veya ölü doğuma sebebiyet verebileceği gibi organ eksikliği, vücut faaliyetlerinde gerilik ( zihinsel ve fiziksel gerilikler) ve kalıcı hastalıklar gibi tedavisi mümkün olmayan arazlar bırakır.




Doğum

Doğumun Tanımı ve Önemi

Yaşayacak olgunluğa erişmiş fetüsün vajina yoluyla ya da sezaryenle rahim dışınaçıkmasına doğum denir. Doğum olayı bir kadının hayatındaki en önemli ve bazen de tehlikeli olabilen mutluluk olayıdır. Fetüs normal gebelik süresi olan 40 haftayı ( 280 gün) dolduğunda ağrılarla doğum olayı başlar. Doğum yaklaştıkça anne adayı doğumun sağlıklı gerçekleşip gerçekleşmeyeceği konusunda endişelenir. Doğumun nerede ve nasıl yapılacağı bebeğin sorunsuz olarak dünyaya gelmesi açısından çok önemlidir. Doğum anında olası bir probleme hemen müdahale edilebilmesi için hastanede doktor kontrolünde doğum yapılması hem anne hem de bebeğin sağlığı açısından önem taşır.

Doğum Belirtileri

Gebelik süresi tamamlandığında doğumun yaklaştığını gösteren bazı belirtiler vardır.

Ağrı ve düzensiz kasılmalar ilk belirti olsa da asıl doğum belirtileri üç ana başlıkta toplanır; Nişan bozulması, Su kesesinin açılarak suyun gelmesi ve Düzenli döl yatağı kasılmaları

Nişan Bozulması: Doğum başlamadan kısa süre önce ya da doğumun başlangıcında, gebelik süresince rahim ağzını kapatan sümüksü tıkaç bir miktar kanla birlikte vajinadan dışarı çıkar. Bu olaya nişan bozulması denir. Nişan adı verilen bu sümüksü yapı, gebelik süresince döl yatağı boşluğu ve fetüsün dış etkilerden korunmasını sağlar. Nişanın atılması doğumun ilk evresi olan açılmanın başladığının bir işaretidir.

Suyun Gelmesi: Su kesesinin açılmasıyla amnios sıvısının dışarı akmasıdır. Su kesesinin açılması doğum sancıları başladıktan sonra gerçekleşir. Uterusta başlayan kasılmalarla uterus içindeki basınç artar. Bu basınç artışına dayanamayan amnios kesesi parçalanır ve amnios sıvısı dışarı akmaya başlar. Çünkü baş doğum kanalına tam yerleşmediyse kordon sarkması görülebilir. Bazen doğumun birinci safhası olan açılma gerçekleşmesine rağmen amnios zarı yırtılmaz ve su gelmez. Bu durumda doktor tarafından amniotomi kancası yardımıyla amnios zarı yırtılır

Düzenli Döl Yatağı Kasılmaları: Gebeliğin sonlarına doğru gerçek doğum sancıları başlamadan önce ortaya çıkan düzensiz, zayıf sancılar vardır. Bunlara yalancı doğum sancıları denir. Uzun aralıklarla hissedilir ve çok kısa sürer. Oysa gerçek doğum sancısında rahim ağzında açılma başlamıştır. Düzenli olan bu kasılmalar sık aralıklarla ve uzun süreli gerçekleşmektedir. Ağrılar sırtta ve belde başlayıp, karnın alt kısmına doğru yayılan kramplar şeklindedir. Kasılmalar başlangıçta 10–15 dakikada bir gelip 15–30 saniye sürerken, doğum yaklaştıkça 2–3 dakikada bir gelir ve yaklaşık 60–90 saniye sürer. Kasılmalar 15–20 dakikada bir gerçekleştiği zaman gebe kadının hastaneye gitme zamanı gelmiş demektir.

Doğum Evreleri

Doğum eylemi üç evrede ve yaklaşık 14 saat sürer. Ancak bu süre kadının önceki doğum sayısı, yaşı, bebeğin geliş şekli gibi durumlardan etkilenir. İlk bebeğine gebe kadınlarda (primipar gebe) ortalama 14 saat süren doğum, daha sonraki gebeliklerde (multipar gebe) 7–9 saat sürer .

I.Evre

Gerçek doğum kasılmalarının başlamasından serviksin ( rahim ağzı ) tam olarak açılmasına kadar süren evredir. Her kasılmada uterus hacim bakımından küçülür. Bu küçülme içerdeki basıncın artmasını ve fetüsün dışarı itilmesini sağlar. Fetüsün dışarı itilmeye başlamasıyla doğum kanalında da açılma başlar. Açılma tamamlandığında rahim boynu 10 cm lik bir çap kazanmış olur. Primipar kadınlarda 10–12 saat süren I. evre, multipar kadınlarda yaklaşık 6– 8 saat sürer.

II.Evre

Serviksin tam olarak açılmasını tamamlamasından bebeğin doğumuna kadar geçen süreyi kapsar. Su kesesinin ani olarak açılması bu evrede gerçekleşir. Primiparlarda 1,5–3 saat sürer. Multiparlarda ise 30 dakika sürmektedir. Bebeğin başının doğum kanalında ilerlemesiyle ağrılar şiddetlenir. Bu süreç içinde anne düzenli soluk alıp vermeli ve kasılmanın en yoğun olduğu anlarda ( özellikle doktorun belirttiği sırada) ıkınmalıdır.

III.EVRE

Bebek dışarı çıkınca ilk soluğunu alarak ciğerlerini temiz havayla doldurur. Baş çıktıktan sonra doktor bebeğin rahat soluk alması için ağız ve burun yollarını temizler. Daha sonra doktor göbek kordonunu klemplerle tutturarak iki klempin arasından keser. Artık bebeğin anne ile fiziksel bir bağı kalmamıştır. Bebek dışarı çıkınca ilk soluğunu alarak ciğerlerini temiz havayla doldurur. Baş çıktıktan sonra doktor bebeğin rahat soluk alması için ağız ve burun yollarını temizler.




Daha sonra doktor göbek kordonunu klemplerle tutturarak iki klempin arasından keser. Artık bebeğin anne ile fiziksel bir bağı kalmamıştır.

Doğumla İlgili Anormal Durumlar

* Fetal Gelişim Bozuklukları

Hamileliğin ilk aylarında bebek henüz çok küçüktür, amnios sıvısı içinde sürekli hareket eder. Doğum yaklaştıkça hareket sıklığı azalır. Bebek baş aşağı ve bebeğin başının arka kısmı pubise dönükse baş gelişi olarak adlandırılan normal doğum gerçekleşir ( vertex geliş ). Fakat bazen fetüs çeşitli nedenlerle dönüşü tamamlayamaz ve başla geliş gerçekleşmez. Bu durum fetal geliş bozukluğu olarak adlandırılır.

* Makat gelişi

Makat gelişinde bebeğin önce kalçaları kuyruk sokumu ve ayakları doğar. Makatla geliş oldukça zor ve riskli doğumdur. Amnios sıvısının fazla oluşu, annenin yaşının 18’ den küçük veya 35’ den büyük olması, erken doğum, bebeğin başının büyük olması, plasentanın önde gelmesi gibi sebepler makat gelişe neden olabilmektedir. Bebek ve anne sağlığını koruyabilmek için makat gelişinde sezaryenle doğum önerilmektedir. Makat gelişler bebeğin bacaklarının ve dizlerinin şekline bağlı olarak 3 değişik türde olabilir.

Saf makat gelişi: Bebeğin bacakları vücuduna çekilmişken dizleri tam açılmıştır ve ayakları başının yanındadır. Bebeğin popo kısmı önde gelir. Bu durum saf makat geliş olarak adlandırılır.

Tam olmayan makat gelişi: Bebeğin önce ayaklarının, daha sonra kalçasının doğumudur.

Tam makat gelişi: Bağdaş kurmuş şekilde, bacaklar ve diz kıvrılmış durumdadır. Oldukça riskli ve zor bir pozisyondur.




*Yan geliş ( transvers geliş): Genelde önde gelen kısmın omuz olduğu geliş pozisyonudur. Bebek rahim ağzına yan pozisyonda yerleşir ve bazen kol veya el önce çıkar. Böyle bir durumda çıkan organları vajinaya geri iteklemek yanlış olur. Normal yoldan doğum şansı mümkün değildir.

*Yüz gelişi: Bebeğin başı iyice geriye doğru gitmiştir ve bebeğin ilk olarak yüzü çıkar. Genellikle forseps ya da sezaryenle doğum gerçekleştirilir. Çok ender görülen bir geliş şeklidir. Daha çok annenin leğen kemiğindeki çarpıklık ya da darlık, bebeğinin baş şeklindeki anormallikler, kordon kısalığı, plasentanın önden gelmesi gibi durumlarda görülebilir.

*Alın gelişi : Alın, bebeğin kafasının en geniş kısmıdır ve bebeğin bu kısımla gelmesi doğumu çok zorlaştırır. Doğum başladığında geliş şekli normale dönmezse sezeryan gereklidir.

*Fontanel geliş ( büyük bıngıldak gelişi ): Bebeğin başı çıkma durumundayken küçük fontanel arkada, bebeğin yüzü pubise bakmaktadır. İlk doğan kısım büyük bıngıldaktır.



Doğum Müdahaleleri

Epizyotomi

Doğum kanalı ağzını çevrelen deri kolayca esnese de bazen yırtıklar ve tehlikeli kanamalar olabilir. Ciddi yırtıkların olma riski düşünüldüğünde doğumun daha kolay, tehlikesiz ve çabuk olması için vajina ağzının uygun bir şekilde kesilmesine epizyotomi denir. Genellikle bebek iri olduğunda, annenin ilk doğumunda, çoğul gebeliklerde ve daha önce yırtık ve dikişi olanlarda uygulanır. Halk arasında “dikişli doğum” olarak da bilinir. Epizyo kesikleri çapraz ya da anüse dik olarak yapılır.

Bebeğin başı görüldüğünde doktor tarafından epizyotomi uygulanan bu bölge lokal anestezi ile dikilir.

Epidural Anestezi

Özel bir bölgesel uyuşturma (lokal anestezi) şeklidir. Doğumda ağrıyı denetim altına almak için kullanılır. Özel eğitim görmüş anestezi uzmanı tarafından uygulanır. Epidural anestezinin uygulanması yaklaşık 20 dakika sürer. Doğumun ilk evresinde ağrıyı giderecek en yüksek etkiyi göstermelidir. Ancak II. evrede ıkınma yetisinin kaybolmaması için ilacın etkisinin geçmiş olması gereklidir. Genel anesteziye göre daha az riskli bir uygulamadır.

Epidural anestezi;

Annede kanama bozukluğunun olması,
Uygulama bölgesinde enfeksiyon olması,
Trombosit düşüklüğü saptanması,
Anne adayının uygulamayı reddetmesi gibi durumlarda uygulanmaz.
Sezeryan Ameliyatı

Doğum zamanı yaklaşmış ya da gelmiş olan bebeğin, uterusa karından kesik yapılmasıyla alınmasına sezaryen denir. Bu cerrahi operasyon çoğunlukla genel anestezi uygulanarak gerçekleştirilir. Fetal geliş bozukluklarında, bebeğin iri olması durumunda, plasentanın rahim ağzını tamamen kapatması durumunda, bebekte bazı anormalliklerin bulunmasında ( örneğin karın duvarının kapanmamış olması )sezaryen uygulanır. Ayrıca annede doğum korkusu ya da vajinismus ( vajinanın istemsiz kasılması)olması, kordonsarkması gibi durumlarda da sezaryen uygulanır.

Son yıllarda herhangi bir tıbbî zorunluluk olmaksızın, anne ve babanın tercihiyle, bebek gününü doldurduktan sonra kararlaştırılan bir günde sezaryen uygulanabilmektedir. Bu uygulamaya isteğe bağlı sezaryen ( elektif sezaryen ) denir. Normal doğum sırasında karşılaşılabilecek sorunların çoğu sezaryende görülmez. Ayrıca uterus ve yumurtalıklarda mevcut olan miyom ve kistler de sezaryen sırasında rahatlıkla temizlenebilmektedir. Ancak unutulmamalıdır ki, her şeye rağmen sezaryen

cerrahi bir operasyondur.
Her zaman karın içi iltihaplanma riski vardır,
Dikişlerde kanama ve iltihaplanma oluşabilmektedir,
Sezaryende kan kaybı normal doğuma göre daha fazladır,
İdrar kesesi ve idrar yollarının zedelenme ihtimali de bulunmaktadır,
Genel anesteziyle yapılan sezaryenlerde de anesteziye bağlı olarak anne ölümü gibi sorunlar görülebilmektedir.

Deriden elektriksel sinir uyarısı uygulama (tens)

Tens, cilde düşük miktarda elektrik akımı uygulanarak ağrıların algılanmasının azaltılmasıdır. Elektrik akımı, bir çeşit engel oluşturarak ağrı sinyallerinin beyne ulaşmasını engeller. Bu işlem vücudun daha fazla endorfin hormonu ( doğal ağrı kesici ) üretmesini sağlar. Elektrot bantlar sırt bölgesine veya kemer düğmesinin hemen altı olan bölgeye tutturulur. Bu elektrotlar, elektrik uyarılarını annenin kontrol edebilmesini sağlayan küçük bir kutuya bağlıdır. Elektrotlara bu kutudan iletilen düşük miktardaki elektrik, anne tarafından ciltte uyuşukluk hissi veren ağrısız bir titreşim olarak hissedilir.

Gaz ve oksijen uygulaması

Oksijen ve azot protoksit ( gülme gazı ) karışımının yüze takılan bir maske yardımıyla anne tarafından solunması yöntemidir. Bu uygulama ağrıyı tamamen geçirmez, sadece hafiflemesini sağlar. Anneye ya da bebeğe zararı yoktur. Ancak annede hafif baş dönmesi, bulantı ve uyku hali görülmesine neden olabilir.

Suda doğum

Günümüzde ülkemizde de birçok hastanede uygulanan bu yöntemde doğum, özel

hazırlanmış doğum havuzlarında gerçekleşmektedir. Doğum için hazırlanan bu özel havuzda su, vücut ısısında sabit tutulmalıdır. Annenin suda doğum yapabilmesi için, geliş bozukluğu, pelvisde darlık ya da müdahaleli doğum durumlarından herhangi birinin olmaması gerekmektedir. Ilık su kasların gevşemesi ve ağrıların azalmasında etkili olabilmektedir. Suda doğum gerçekleştiğinde bebeğin yavaşça suyun yüzüne çıkmasına yardım edilmelidir. Bu uygulama doktor nezaretinde ve hastanede gerçekleştirilmelidir.

Forseps uygulaması

Doğum kanalına giren bebeğin doğumunun normal sürede gerçekleşemediği ve yeterli oksijen alamadığı durumlarda uygulanan yöntemlerden biridir. Forseps, uçları kaşığa benzeyen maşa şeklinde bir alettir. Serviksin açılması tamamlandığında bebeğin başı forsepsle tam olarak tutulur ve yavaşça aşağı çekilerek uygulanır. Doğumun I. evresindeki açılma tam olarak gerçekleştiğinde ya da açılma tamamlanmadığı için doğum uzadığında epizyotomi yapıldıktan sonra uygulanır. Forseps, sadece doktor tarafından uygulanan yöntemlerden biridir. Forseps uygulamasında nadiren bebeğin başında ve yüzünde geçici yaralanmalar çizik veya sinir hasarları görülebilmektedir. Bununla birlikte forseps yöntemiyle, doğum kanalında sıkışmış birçok bebeğin hayatının kurtarılması da sağlanmıştır.




Vakum uygulaması

Vakumun uygulanması da forsepsde olduğu gibi, doğum kanalına giren bebeğin çeşitli sebeplerle doğum süresinin uzaması durumunda uygulanır. Bu uygulamada bebeğin kafasına çan şeklinde bir alet yerleştirilir ve vakum cihazı ile vakum yapılarak dışarı çekilir. Forsepse göre uygulaması daha kolaydır ve hem anne hem de bebek için daha az travmatiktir.

Erken Doğum ( Prematüre )

hafta tamamlamadan doğum olayının gerçekleşmesine erken doğum ( prematüre doğum ) denir. Anne karnında geçirilecek her gün bebeğin yaşama şansını artırmaktadır. Doğum ne kadar erken gerçekleşirse bebeğin yaşama şansı o kadar düşük olmaktadır. Erken doğum;
Anne yaşının çok büyük ya da çok küçük olması,
Annenin gebelikte yetersiz ve dengesiz beslenmesi,
Annenin sigara, alkol gibi maddeler kullanması,
Annenin ağır böbrek, kalp gibi kronik hastalığının olması
Uterus anomalilerinin olması,
Gebelikte yaşanan stres,
Anne adayının enfeksiyona maruz kalması,
Çoğul gebelik
Rh uyuşmazlığı,
Anne adayının çarpma vurma gibi bir olaya maruz kalması,
Amnios sıvısının fazla olması gibi durumlarda daha sık görülmektedir.
Erken doğan bebeklerde doğum ağırlığı 2500 g’ın altındadır. Bebek ihtiyar görünümlüdür, ağlaması zayıftır, hareketler hafiftir, emme güçlüğü vardır, başta akciğerler olmak üzere iç organlarının gelişiminde noksanlık bulunmaktadır.

Prematüre bebeklerin bakımının ve sterilizasyonunun çok iyi yapılmasıgerekmektedir. Bu bebekler doğar doğmaz kuvöze alınmalıdır. Enfeksiyon kapma riskini, ortam ısı ve ışığının bebeğe olumsuz etkilerini ortadan kaldırmak ve oksijen alımını kolaylaştırmak için bebeğin kuvözde tutulması gereklidir.

Geç Doğum( Sürmatüre/ Postmatüre)

40 haftayı geçen gebeliklere (Sürmatüre) Postmatüre gebelik denir. Doğum gecikmiştir. Postmatürelikte plasenta yetmezliği söz konusu olmaktadır. Buna bağlı olarak bebeğin ölü doğması ya da doğumdan sonraki 1 hafta içinde ölüm görülebilmektedir.

Geç doğan bebeklerin;

Cildi kırışık, soluk, kuru ve çatlaktır.
Tırnaklar parmak uçlarını aşar.
Saçlar uzundur.
Göbek kordonu yeşil sarı renktedir.
El ve ayak tırnakları sarımsı bir renktedir.

Düşük (Abortus)

Fetüsün uterus dışında yaşama yeteneğini kazanmadan gebeliğin sonlanmasıdır. Fetüsün uterus dışında yaşayabilmesi için 28 haftayı doldurmuş olması veya ağırlığının en az 1000 g olması gerekmektedir. 20 haftadan önce ve 500 g’ dan daha az ağırlıkta gebeliğin sonlanması spontane abortus ( kendiliğinden olan düşük) olarak değerlendirilir. Bu durumun peş peşe 3 gebelikte görülmesine ise habituel abortus ( alışkanlık haline gelmiş düşük) adı verilir.

Annenin 30, babanın ise 50 yaşından büyük olması riski artırır. Annenin yeterli beslenmemesi, gebelikte kullandığı ilaç ve zararlı maddeler, uterus problemleri, plasenta anormallikleri ve gebelikte yaşanan fiziksel ve psikolojik travmalar düşüğe neden olan faktörlerden bazılarıdır.

Suyun Erken Gelmesi

Gerçek doğum ağrılarının başlamasından en az 2 saat önce suyun gelmesi olayıdır. Suyun erken gelmesi durumunda doğum zorlaşacağından bebek oksijensiz kalabilir, bebekte ve annede enfeksiyon gelişebilir. Anne adayı hemen doktor kontrolüne alınmalıdır.

Hızlı Doğum

Doğumun normal süreden çok daha kısa sürede gerçekleşmesi hızlı doğumdur. Tüm doğum eylemi 4 saat ya da daha kısa sürede sonlanır. Hem bebek hem de anne için tehlike yaratan bir durumdur.

Hızlı doğumda bebeğin beyni zedelenebilir.
Plasenta erken ayrılabilir.
Uterus ters dönerek dışarı çıkabilir.
Göbek kordonu kopabilir.
Doğumun bitiminde kanama fazla olabilir.
Ağrı Zaafı

Doğum eylemi başladığı halde uterus kasılmalarının bebeği dışarı atabilecek güçte olmamasıdır. Ağrı zaafı durumunda doğum uzayacağından anne ve bebek için tehlike söz konusudur. Annenin doğum korkusunu yenmesini sağlamak için onunla konuşmak ve suni sancı ile kasılmaları canlandırmaya çalışmak faydalı olacaktır.




Kordon Sarkması

Bebeğin göbek kordonunun bebekten önce serviksten çıkmasıdır. Baş daha sonra geleceği için bebeğin boynuna kordon dolanabilir veya kordon sıkışarak dolaşım yavaşlar ve bebeğe oksijen iletimi durabilir. Bebeğin ölümüyle sonuçlanabileceği için çok tehlikeli bir durumdur.

Fetal Sıkıntı

Uterus içindeki bebeğin, doğum anında dolaşımının bozulması sonucu oksijensiz kalmasıyla durumunun kötüleşmesidir. Bebek hareketleri ani ve şiddetlidir ve çocuk kalp Sesi ( ÇKS) dakikada 120 nin altında ya da 160’ ın üzerindedir. Amnios sıvısı berrak değildir.

Kürtaj

Kendiliğinden meydana gelen düşüklerden sonra veya tıbbî sorun sonucu gebeliğe son vermek için yapılan operasyona kürtaj adı verilir. Bu cerrahi operasyonda önce rahim ağzı genişletilir, sonra özel aletlerle rahim içi boşaltılarak kazınır. Ayrıca rahim içine ince tüplerin sokulması ve vakum ile içeridekilerin emilmesi şeklinde uygulanan bir yöntem de kullanılabilir.

AİLE PLANLAMASI

Aile Planlamasının Tanımı Ailelerin istedikleri zamanda ve istedikleri sayıda çocuk sahibi olabilmeleridir veya çiftlerin ekonomik olanaklarına, kişisel isteklerine göre çocuk sayısını tayin etmeleri ve iki doğum arasında istedikleri aralığı sağlamalarıdır. Her aile istediği kadar çocuk sahibi olmakta serbesttir. Bu onların doğal hakkıdır.




Aile planlamasındaki amaç; ailelerin kendi iradeleri ile istedikleri sayıda çocuk sahibi olmalarını sağlamak, annenin doğum için en uygun yaşta olmasını sağlamak, iki gebelik arasında yeterli zaman aralığı olmasını sağlamak bireyleri ve aileleri üreme sağlığı konusunda eğitmek, anne ve bebek ölümlerini önlemek ve sağlığını korumak, yüksek riskli gebelik ve istenmeyen gebelikleri önlemek, çocuk sahibi olmak isteyenlere tıbbî yardım sağlamak ve bireyleri aile planlaması yöntemleri konusunda eğitmektir.

Aile planlamasını temel amacı; (çok ve sık gebelik) aşırı doğurganlığı önlemek gebelik ve doğuma bağlı anne ve çocuk sağlığına olabilecek olumsuz etkileri önlemek, oluşan olumsuz etkilerin giderilmesine yardım etmek ve çocuğu olmayan ailelerin çocuk sahibi olmalarını sağlamaktır.

Ülkemizde hala çiftlerin büyük bir kısmı geleneksel, güvenirliliği düşük, sağlık açısından sakıncalı doğum kontrolü yöntemlerini uygulamaya çalışmaktadır. Bu duruma neden olan faktörler ise; çiftlerin doğum kontrolü yöntemleri hakkında yetersiz ve yanlış bilgiye sahip olmaları, tıbbî destekten yeterince yararlanılmaması ve bu konuda gerekli eğitimin sağlanamamasıdır.

Aile Planlamasının Önemi

Aile Planlamasının Sosyo-Ekonomik Yönden Önemi

Nüfus, doğal kaynakları ve ekonomik olanakları zorlayan bir şekilde artıyorsa o toplumda etkili ve yeterli aile planlamasını uygulama zorunluluğu ortaya çıkmaktadır. Sanayileşme ile birlikte kentlerde ailelerin daha iyi ekonomik fırsatlar yakalaması, sosyal güvenceye sahip olmaları, yaşam şartlarının ağırlaşması ve kadınların iş hayatında daha fazla rol alması çok çocuk sahibi olma isteklerini azaltmaktadır. Tarıma dayalı yerleşim birimlerindeki ailelerde ise insan gücüne olan ihtiyaçtan dolayı çok çocuğa sahip olmak isteği görülmektedir. Sosyal güvencesi olmayan ailelerde ise ileride aileye bakar düşüncesi ile daha çok çocuğa sahip olunmaktadır. Ayrıca bazı aileler erkek çocuğa sahip olmayı bir güç olarak algıladıkları için erkek çocuk buluncaya kadar doğuma devam edip aile planlaması uygulamamaktadır. Hızlı nüfus artışının önlenmesinde ve sağlıklı bir toplumun oluşmasında aile planlamasının önemi gün geçtikçe daha da artmaktadır.

Aile Planlamasının Duygusal Yönden Önemi

Bebeklerinin sağlıklı ve mutlu olmasını isteyen anne ve babaların kesinlikle birbirlerini iyice tanıdıkları ve duygusal yönden hazır oldukları zamanda çocuk sahibi olmaları gerekmektedir.

Aile Planlamasının Sağlık Açısından Önemi

Evli çiftlerin fiziksel ve psikolojik yönden sağlıklı olmaları, çocuk sahibi olmalarının en temel koşuludur. Çiftlerin evlenmeden önce gerekli sağlık muayenelerinden geçmeleri toplum sağlığı açısından son derece önemlidir. Genellikle kronik nefrit, tüberküloz, kalp 6 rahatsızlıkları, frengi ve AIDS kan uyuşmazlıgı gibi hastalıklar hamilelik öncesi ve sonrasında anne ile bebeğin sağlığı açısından büyük tehlike oluşturmaktadır.

Aile Planlamasının Tıbbî Önemi

Birçok kadını ölüme sevk eden en önemli nedenlerden biri de fazla doğum yapmaktır. İstenmeyen gebelikler sonucunda meydana gelebilen sağlıksız düşükler, annenin ve bebeğin hayatını, ve sağlığını tehdit etmektedir. Oysa aile planlamasında kullanılan yöntemlerin böyle bir tehlikesi yoktur. Çünkü bu yöntemler bilimsel araştırma ve incelemelerin sonucu ortaya çıkmıştır. Aileler bakabilecekleri, besleyebilecekleri ve sağlığını koruyabilecekleri sayıda çocuk sahibi olurlarsa bebek ölümleri azalacak, anneler sık gebelik ve doğumdan yıpranmayacaktır.

İstemedikleri halde doğum yapacak annelerin ilkel yöntemlerle çocuk düşürmelerini önlemek; onlara gebelikten korunma yöntemlerini öğretmekle gerçekleşecektir.

Evlenmeden Önce Sağlıkla İlgili Yapılması Gerekenler

Ø Evlenecek çiftin, sağlıklı bir cinsel yaşantısının olmasını engelleyebilecek problemlerinin olup olmadığının anlaşılması eğer var ise çözüm bulunması amacıyla muayene olması gerekmektedir.

Ø Erkeğin “cinsel anormalliği” ve sağlıklı cinsel yaşantıyı engelleyecek problemi varsa bu durum tedavi edilmelidir.

Ø Herhangi bir bulaşıcı hastalık (sarılık, cinsel yolla bulaşan hastalıklar, AIDS gibi) varsa gerekli önlemlerin alınıp tedavi edilmesi gerekmektedir.

Ø Çiftin ileride sorun olabilecek sağlık probleminin (kalp hastalıkları, hormonal bozukluk, gizli şeker gibi) olup olmadığının araştırılması ve gerekli önlemlerin alınması gerekmektedir.

Ø Erkeklerde bebek sahibi olmaya yetecek sperm sayısının olup olmadığı tespit edilmelidir.




Ø Kadınlarda bebek sahibi olabilmek için yumurtalıkların ve hormonal durumun kontrolü yapılmalıdır.

Ø Hamilelik sırasında sorun yaratabilecek kan uyuşmazlığı ve kadında toksa plazma gibi durumların olup olmadığı tespit edilmelidir.

Ø Çiftlerin ailelerinde ya da kendilerinde kalıtsal bir hastalık veya anormallik olup olmadığı, var ise derecelerinin araştırılması, değerlendirilmesi ve hamileliğin takip edilmesi gerekmektedir.

Ø Evlilik esnasında oluşabilecek cinsel isteksizlik, korku ve problemleri önlemek için evlilik öncesi cinsel eğitim ve danışma alınmalıdır.

Ø Çiftler, aktif cinsel yaşantılarına başlamadan önce uygun korunma yöntemlerini uygulamaya başlamalı ve birbirlerini iyice tanıdıktan sonra çocuk sahibi olmalıdır.

Aile Planlamasının Anne Açısından Yararları

Ø Gebelik, doğum ve düşük nedeniyle anne ölümleri azalır.

Ø Annenin üreme organlarına ait sağlık sorunları azalır.

Ø Doğuma yönelik komplikasyonlar azalır.

Ø Çiftler arasında gebe kalma korkusu ortadan kalktığı için sağlıklı bir cinsel yaşantı oluşur.

Ø Çiftlerin istenilmeyen gebelik, düşük ve kürtaj sorunları ortadan kalkar.

Çocuk Sağlığı Açısından Yararları

Ø Bebek ölüm oranları düşer.

Ø Prematüre doğumlar azalır.

Ø Bebeklere bulaşabilecek hastalıklar önlenir.

Ø Çiftler, bakabilecekleri sayıda çocuğa sahip olduklarında, onların yeterli ve dengeli beslenmelerini sağlayarak sağlıklı çocukların, nesillerin ve toplumun oluşmasını sağlar.

Ø Çocuklarda oluşabilecek problemler en aza indirgenerek mutlu ve kişilikli büyümeleri sağlanır.

Toplum Sağlığı Açısından Nedenleri

Ø Toplumdaki sağlıklı annelerin sayısı artar.

Ø Sağlıklı çocuklardan oluşan gençlik oluşur.

Ø Toplumun beslenme, konut, eğitim, sağlık ve çevre koşullarının iyileştirilmesi ile birlikte refah düzeyi artar.

Ø Sağlık harcamalarında düşüş olur.

0-6 YAŞ ÇOCUKLARINDA FİZİKSEL BÜYÜME VE İZLEMİ

Bireyin kişiliği üzerinde en çok etkisi görülen gelişim alanı olan fiziksel gelişim, bedeni oluşturan tüm organların gelişmesini, boyun uzamasını, kilonun artmasını, kemiklerin gelişimini, dişlerin çıkmasını ve değişimini, kas, beyin, sistem ve duyu organlarının ge­lişimini kapsamaktadır. Yaşamın ilk yıllarındaki gelişim gelecek yıllardaki gelişimin de temelini oluşturmaktadır. Çocukta doğum öncesi ve doğum sonrası fiziksel büyüme, di­ğer gelişim alanlarına bağlı olarak dönemlere özgü farklılıklar göstermekle birlikte, her çocukluk döneminde aynı hızda değildir ve iç ve dış etmenlerden etkilenmektedir. Boy ve kilodaki değişimler, bebeğin büyümesini değerlendir­mede kullanılan en önemli göstergelerdendir. Özellikle yaşamın ilk üç yılında çocukların boy ve kilolarının düzenli aralıklarla izlenmesi büyük önem taşımaktadır.




0-6 Yaşta Vücut Ağırlığı

Yenidoğan bir bebeğin doğum kilosu 3200±600 gr. arasında değişmektedir. Doğumdan sonra üç-dört gün içinde vücut kilosunun yaklaşık %5-10’u kaybedilmektedir (fizyolojik tartı kaybı). Doğumdan yaklaşık yedi-on gün sonra bebek kaybettiği kiloyu yerine koy­makta, sürekli ve düzenli olarak kilo almaya başlamaktadır. İlk altı ayda bebek, haftada ortalama 200 gr. kilo alırken ikinci altı ayda haftada 150 gr. kadar almaktadır. Sağlıklı bir çocukta bir-iki yaşlar arasında haftada ortalama 50 gr. Kilo artışı olur. Okul öncesi dönemde kilo artışı yılda ortalama 1,8-2,7 kg. arasındadır.

Ço­cuğun kilosunu kabaca değerlendirmek için aşağıdaki formüllerden yararlanılmaktadır.

3 ay – 12 ay: kilo (kg) = [yaş (ay) + 9] / 2

yaş – 6 yaş: kilo (kg) = yaş (yıl) x 2 + 8

0-6 Yaşta Boy Uzunluğu

Doğum öncesi dönemde erkek çocuklar daha hızlı büyüdüklerinden, doğumda erkek çocuğun boyu ve kilosu kız çocuklarına oranla daha fazladır. Yenidoğan bir bebeğin boyu ortalama 48-53 cm. arasında değişmektedir. Bebeğin ilk altı ayda boyu, ortalama 16 cm. ikinci altı ayda 8 cm. uzayarak bir yıl içinde yaklaşık 75 cm.’ye ulaşmaktadır. Bir-iki yaşlar arasında çocukta boy uzaması yavaşlamakla birlikte, çocuk yılda 9-12 cm. kadar uzamaktadır. İki-dört yaşları arasında boy uzaması yılda yaklaşık 7 cm.’ye inmektedir. İki yaşından sonra çocuk­ların boyu aşağıdaki formülle hesaplanabilmektedir (Akçay, 2008; Kandır, 2007).

yaştan sonra boy (cm) = yaş (yıl) x 6 + 77

Fetal dönemin sonuna doğru ve doğumdan sonra vücudun en hızlı büyüyen bölümü baş­tır. Doğumda baş uzunluğu, boy uzunluğunun dörtte biri kadardır. Yenidoğanda baş çev­resi ortalama 35±2 cm.’dir. Doğumda yaklaşık 35 cm. olan baş çevresi bir yaşında yakla­şık 46 cm., ikinci yılda yaklaşık 48 cm. olmaktadır. Beş yaşa kadar baş çevresi yılda 1,25 cm. artarak nispeten yavaş bir tempoda artışına devam etmektedir. Çocuğun baş çevresi beş-altı yaşlarına doğru yetişkin boyutuna ulaşmaktadır.

Baş büyümesi beyin büyümesi ve gelişmesini yansıttığından özellikle üç yaşına kadar olan çocuklarda, baş çevresinin ölçülerek değerlendirilmesi önemlidir. Doğumda bebeğin göğüs çevresi yaklaşık 30,5-33 cm.’dir. Bir yaşına kadar bebeğin baş ve göğüs çevresinin aynı olması beklenirken, bir yaşından sonra göğüs çevresi baş çevresini geçer.

Diş Gelişimi

Diş gelişimi embriyonel dönemin yedinci haftasında başlamaktadır. Gelişimini tamamla­yan dişler, doğumdan sonra beşinci-altıncı aylarda belirli aralıklarla çıkmakta ve bu süreç iki-üç yaşına kadar devam etmektedir. Süt dişleri adı verilen bu dişlerin sayısı 20’dir. Nadiren alt ve üst kesici dişleri çıkmış olarak doğan bebekler görülebilmektedir. Diş çık­masında aşırı gecikmenin nedeni genetik ya da tiroid hormonu eksikliğidir. Süt dişlerinin sayısı, ilk iki yaşta kabaca aşağıdaki formülle değerlendirilmektedir.

Diş sayısı = Çocuğun yaşı (ay) – 6

Süt dişleri yaklaşık beş-altı yaşlarında çıkış sırasına göre düşmekte, altı-yedi yaş­larında sırası ile kalıcı dişler çıkmaya başlamaktadır. Yaklaşık olarak on iki yıl sürer ve tamamlandığında diş sayısı 32’dir.

0-6 YAŞ ÇOCUKLARINDA GÖRÜLEN ÇOCUK HASTALIKLARI VE KORUMA YOLLARI

Türkiye istatistik Kurumu (2008) sağlık araştırmasına göre, sıfır-altı yaş grubundaki ço­cukların son altı ay içinde geçirdikleri hastalıkların oranlarına bakıldığında; %38,7 ile üst solunum yolu enfeksiyonu (tonsilit, orta kulak iltihabı, farenjit), %26 ile ishal, % 11,3 ile kansızlık, %9,1 ile bulaşıcı hastalıklar ve %9 ile ağız ve diş sağlığı sorunları ilk beş sırayı almaktadır.

Çocuklarda Görülen Üst ve Alt Solunum Yolu Enfeksiyonları

Solunum yollarının akut enfeksiyonları çocukluk çağı hastalıklarının en yaygın nedeni­dir. Bebeklerin ve küçük çocukların üst solunum yolları kısa olduğundan üst solunum yolundaki enfeksiyonlar kolaylıkla alt solunum yoluna yayılır.

Nezle (rinit), su gibi burun akıntısı, burunda tıkanıklık ve hapşırıkla karakterize viral bir hastalıktır. Bazen tabloya hafif derecede ateş eşlik edebilir. Küçük bebeklerde uyuma ve beslenmeyi engelleyecek derecede burun tıkanıklığı olabilir. Bu durumda buruna fizyolojik tuzlu su damlatılabilir veya birkaç gün burun damlası kullanılabilir.

Tonsillit ve faren­jit, bakteri ve virüslerin neden olduğu çocukluk çağının sık görülen enfeksiyonlarından biridir. Yakın komşuluk nedeniyle farenks ve bademcik mukozası sıklıkla birlikte tutulur (tonsillofarenjit). Çocuklarda bademcik (tonsiller) ve geniz eti (adenoid) büyük olduğun­dan enfeksiyon kolay gelişir. Özellikle iki yaşın altındaki çocuklarda enfeksiyonların ço­ğunluğundan virüsler sorumludur,

Akut larenjit (krup), ses telleri ve gırtlakta (larenks) şişlik ve iltihap oluşması ile öksürük ve ses kısıklığı mev­cuttur. Öksürük geceleri daha şiddetli olup havlama tarzındadır. Bu bulgulara hafif ateş, boğaz ağrısı, burun akıntısı ve tıkanıklığı eşlik edebilir.

Sinüzit, burun etrafında yer alan boşlukların (sinüs) iltihaplanmasıdır. Uzun süreli burun akıntısı, burunda tıkanıklık, özellikle geceleri artan öksürük, burundan konuşma en sık görülen belirtilerdir. Ateş genellikle yoktur veya düşük düzeydedir.

Akut Otitis media, çocukluk çağının sık görülen hastalıklarından olup orta kulağın kısa süre içinde iltihaplanmasıdır. En sık görüldüğü yaş grubu, 6-13 ay arası bebeklerdir. Östaki borusunun kısa ve açık olması mikroorganizmaların orta kulağa kolay ilerlemesine neden olur. Viral üst solunum yolu enfeksiyonu geçiren bir çocukta ateşin uzun sürmesi veya düşen ateşin yeniden yükselmesi otitis mediayı akla getirmelidir. Etken bakteriler ise çocuklarda ateş ve kulak ağrısı mevcut olup kendini ifade edemeyen küçük çocuklarda ağrı huzursuzluğa neden olur. Çocuk elini ağrıyan kulağına götürür veya kulağını çeker. Daha büyük çocuklar işitme kaybından da bahsedebilir. Her yaş grubunda kulak zarının delinmesi sonucunda iltihaplı akıntı görülebilir.

Alt solunum yolu enfeksiyonlarından akut bronşiolit, akciğerdeki küçük hava yollarının iltihaba bağlı tıkanmasıdır. Özellikle kış ve ilkbahar aylarında ve iki yaşın altındaki çocuk­larda sıklıkla görülür. Çoğunlukla etken virüslerdir ve başlangıçta üst solunum yolu en­feksiyon bulguları vardır, öksürük, zor nefes alma, solunum sayısında artma, morarma, beslenme güçlüğü ve ateş (38,5-39°C) görülür.

Zatürre (Pnömoni), akciğer dokusunun iltihabıdır. Etken sıklıkla virüs ve bakterilerdir. Viral pnömoniler özellikle bebeklerde çok etkili olup iki-üç yaşlarında ve kışın daha sık görülür. Hasta çocuklarda birkaç gün süren fazla yüksek olmayan ateş, zor nefes alıp verme, solunum sayısında artma, burun kana­dı solunumu, solunum yetmezliği ve morarma görülür. Öksürük nadirdir..

Pnömokoksik pnömonide burun tıkanıklığı, iştahsızlık, yüksek ateş, huzursuzluk, solunum güçlüğü, hırıltılı solunum, hava açlığı, solunum sayısında artma, burun kanadı solunumu görülür.

Mikoplazmaların neden olduğu pnömoniler tüm dünyada yaygındır ve damlacık yoluyla bulaşır. Kuluçka süresi bir-üç haftadır. Baş ağrısı, halsizlik, ateş, burun akıntısı ve boğaz ağrısı ile başlar. Yavaş ilerleyen bir tablo oluşturur. Daha sonra öksürük ve ses kısıklığı olur. Öksürük iki hafta içinde giderek şiddetlenir. Başlangıçta kuru olan öksürüğe daha sonra köpüklü balgam eklenir.

Solunum yolu enfeksiyonlarının önlen­mesinde ellerin etkin ve düzenli bir şekilde yıkanması, öksürürken ya da hapşırırken ağzın ve burnun kapatılması, kullanılan kâğıt mendilin uygun bir şekilde çöpe atılması ve sonrasında ellerin tekrar yıkanması, kullanılan kâğıt mendilin tekrar kullanılmaması, solunum yolu enfeksiyonu olan çocukların bardak, havlu gibi kişisel eşyalarının paylaşıl- maması, kalabalık ortamlardan uzak durulması, hasta olan çocukların okula ya da kreşe gönderilmemesi gerekir.

Çocuklarda Görülen Döküntülü Hastalıklar

Kızamık (Rubeola), özellikle kış ve ilkbaharda ortaya çıkan, damlacık yolu ile yayılan viral bir hastalıktır. Kuluçka dönemi 10-12 gündür. Bu dönemin sonunda kırıklık, huzursuzluk, ateş, kuru öksürük, burun akıntısı, gözde kızarıklık (konjunktivit) ve ışıktan korkma (foto- fobi) ile karakterize başlangıç (prodrom) dönemi belirtileri görülür.

Bu dönemde damakta kırmızı benekler görülebilir, ikinci alt azı dişlerin hizasındaki yanak mukozasında çevresi kırmızı, ortası grimsi-beyaz kum tanesi büyüklüğünde 12-18 saatte kaybolan lekecikler (koplik lekeleri) belirir. Ateşin yükselmesi ile (40-41°C) birlikte deri döküntüleri belirmeye başlar. Deri döküntüleri toplu iğne başı büyüklüğünde, pembe-kırmızı renkli benekler şeklinde olup kulak arkası, boyundan başlayıp kollara ve göğse, karın, sırt ve bacaklara yayılır. Üçüncü günde tüm vücudu kaplar ve yüzden başlayarak oluştuğu sıra ile solmaya başlar. Döküntüler solarken soyulma ve kahverengimsi renk değişikliği olur.

Kızamığa karşı bağışıklığı olan annelerden doğan bebekler, anneden geçen antikorlar nedeni ile ilk altı ay içinde hastalığa karşı korunur. Kızamığın bir kez geçirilmesi ömür boyu bağışıklık gelişmesini sağlar. Kızamıklı hasta ile karşılaşan kişiyi karşılaşmanın yedinci gününden, döküntülerin görüldüğü günü izleyen beşinci güne kadar ayırmak (izole etmek) gerekir. Bütün çocuklar 12-18 aylıkken aşılanarak bağışıklık sağlanmaktadır.

Kızamıkçık (Rubella, üç günlük kızamık) damlacık yolu ve yakın temas ile bulaşır. Kıza­mığın hafif şeklidir ve sıklıkla beş-dokuz yaşlarında görülür. Kuluçka süresi 14-21 gün­dür. Kızamıktan farklı olarak sıklıkla prodrom dönem (ön dönem) belirtileri ve fotofobi görülmez. Genellikle döküntülerin ortaya çıkması ile fark edilir. Ateş, deri döküntüsü ve lenf bezlerinde şişlik ile karakterizedir. Kızamıkçığın en tipik belirtisi, kulak arkası ve ensenin üst kısmında büyük, ağrılı lenf bezi şişliklerinin olmasıdır. Kızamıkçıkta lenf bezi şişliği olmadan döküntü görülmez.

Döküntüleri kızamık lekelerine benzer. Küçük, ayrı ayrı duran pembe renkli döküntüler yüzden başlar. Bir iki gün içinde tüm vücuda yayılıp üçüncü günde kaybolur. Döküntülü dönemde çocukta nezle, gözlerde kızarıklık, düşük ateş ve hafif kaşıntı görülebilir.

Bulaştırıcılığın en yüksek olduğu dö­nem, döküntülerin ortaya çıktığı saatlerdir. Hastalığın en önemli özelliği gebeliğinin ilk üç ayında kızamıkçık geçiren annelerin karnındaki bebeğin (fetüs) virüsle enfekte olmasıdır. Gebelikte geçirilen kızamıkçık anneye değil fetüse zarar vererek ölü doğum ve bebekte anomalilere yol açar. Bu nedenle doğurganlık çağına gelmeden önce tüm kız çocukla­rının aşılanmış olması önemlidir.

Kızamıkçığa karşı bağışıklığı olan annelerden doğan bebekler anneden geçen antikorlar nedeni ile ilk altı ay içinde hastalığa karşı korunur. Kızamıkçığın bir kez geçirilmesi ömür boyu bağışıklık gelişmesine neden olur.

Beşinci hastalık (Eritema enfeksiyozum) genellikle 5-15 yaş arasındaki çocuklarda sık­lıkla kış ve ilkbahar aylarında görülür. Virüs yakın temas, ve damlacık yolu ile bulaşır. Kızamık ve kızamıkçığın aksine virüs solunum yolu salgılarında sadece döküntülü dö­nemde bulunur. Döküntü sonrası dönemde bulaşma söz konusu değildir. Kuluçka dö­nemi, 4-14 gündür. Hastalık karakteristik olarak yanaklarda “tokat vurulmuş” gibi tanım­lanan kızarıklıkla başlar. Sonra gövde diğer, kol ve bacakların üst kısmında toplu iğne başı büyüklüğünde kırmızı lekeler belirir. Bazen hafif ateş, yorgunluk, üst solunum yolu enfeksiyonu belirtileri, baş, boğaz, kas ve eklem ağrıları tabloya eşlik edebilir.

Altıncı hastalık (Roseola İnfantum) özellikle bebek ve küçük çocuklarda genellikle bahar aylarında görülen viral bulaşıcı bir hastalıktır. Kuluçka süresi 5-15 gündür. Aniden 39,5- 41°C’ye çıkan ve 3-4 gün süren yüksek ateşi takiben hafif üst solunum yolu enfeksiyonu bulguları ve boyunda lenf bezi şişlikleri görülebilir. Ateş kendiliğinden aniden düşmesiyle birlikte göve diğeden başlayıp kol, boyun, yüz ve bacaklara yayılan toplu iğne başı bü­yüklüğünde kırmızı lekeler belirir. Döküntüler kısa sürelidir, bir gün içinde geçer, ateş düşürücüler verilebilir.

Suçiçeği, sıklıkla beş-dokuz yaşlarında görülen direkt temas, tükürük ve hava yolu ile bulaşan kaşıntılı bir hastalıktır. Hasta çocuklar döküntüler çıkmadan 24 saat önce ve döküntülerin tümü kabuklanıncaya kadar virüsü etrafa yayarlar. Kuluçka dönemi, 11-21 gündür. Hafif ateş, halsizlik ve iştahsızlık ile başlar. Döküntüler göve diğeden mercimek tanesi gibi küçük kırmızı kabarıklıklar şeklinde başlar, kısa sürede gözyaşı damlası şeklini alıp içinde berrak bir sıvı birikmeye başlar. Gövdeden başlayan döküntüler kol ve bacaklardan sonra yüze ve tüm vücuda yayılır.

Döküntülerin çıktığı üç-dört gün içinde ateş yükselir. Hastaların vücudunda aynı anda yeni çıkan kabarıklıklar, içi ber­rak veya bulanık sıvı ile dolu yapılar ve kabuklanmış yaralar görülür.

Kızıl, titreme, yüksek ateş (39,5°C), kusma, boğaz ve karın ağrısı ile başlayan bakteri enfeksiyonudur. Kuluçka dönemi bir-yedi (ortalama 3 gün) gündür. Bademcikler şiş ve kırmızı, dil başlangıçta beyaz bir tabaka ile kaplı olup bir kaç gün sonra kırmızı çilek dili görünümünü alır. Boyundaki lenf bezleri şişer. Daha sonra döküntülü dönem başlar. Dö­küntüler üzerine basıldığında solan, kırmızı, nokta şeklinde ve küçük kabarcıklar halin­dedir. Döküntüler deri kıvrımlarının olduğu yerlerde özellikle dirseğin ön yüzündeki yatak çizgilerde daha belirgindir. Döküntüler bir hafta sonra soyulmaya başlar ve kaybolur. Tedavide antibiyotik verilmelidir.

Çocuklukta Görülen Bulaşıcı Hastalıklar

Kabakulak, tükürük bezlerinin (parotis) ağrılı büyümesi ile karakterize akut viral bir enfek­siyondur. Hastalık direkt temas veya damlacık yoluyla bulaşır. Bulaştırıcılığın en fazla ol­duğu dönem tükürük bezlerinin şişmesinden bir-iki gün öncesi ve üç gün sonrası arasın­daki dönemdir. Kuluçka dönemi 16-18 gündür. Hastalık genellikle bir veya her iki parotis bezinde ağrı ve şişlikle başlar. Şişlik nedeniyle kulak memesi yukarı ve dışa doğru itilir. Tükürük bezlerindeki şişlik üç-yedi gün içinde geriler. Anneden geçen antikorlar bebek­leri yaşamın ilk altı ayında kabakulaktan korur. Enfeksiyona karşı korunmada kızamık ve kızamıkçık ile kombine kabakulak aşısının 12-15. ay ve dört-altı yaş olmak üzere iki doz olarak yapılması önerilmektedir.

Çocuk felci (Poliomyelit), dışkı-ağız yolu ile bulaşan orta derecede ateşli bir hastalık­tır. Hastalığı geçirmekte olan kişilerin dışkısında birkaç hafta süre ile virüs atılır. Düşük sosyo-ekonomik düzeye sahip toplumlarda hastalık bebeklik ve erken çocukluk döne­minde görülürken, gelişmiş toplumlarda daha ileri yaşlarda görülür. Hastalık, belirtisiz, hafif, menenjit ve felçli (paralitik) olmak üzere dört formda görülebilir. Kuluçka süresi hafif formda üç-altı gün, felçli formda 7-21 gündür. Ateşe halsizlik, burun akıntısı, baş ve boğaz ağrısı, öksürük, ishal, karın ağrısı eşlik edebilir. Hastalığın önlenmesinde tek ve en önemli yol, aşılamadır.

Boğmaca, damlacık yolu ile bulaşan sıklıkla beş yaş altındaki çocuklarda görülen bak­teriyel bir hastalıktır. Daha önce hastalığı geçirmek veya aşılanmak tam ya da kalıcı ba­ğışıklık sağlamayabilir. Kuluçka süresi 3-12 gündür. Hastalığın başlangıcında hafif ateş, gözlerde kızarıklık ve yaşarma, hafif öksürük görülür. İki haftadan sonra kuru, peş peşe gelen öksürük nöbetleri, öksürük nöbeti sırasında morarma, gözlerde yaşarma, salya akışı ve şiddetli iç çekme sesi ile birlikte kusma görülür. Işık, ses, rüzgâr, ağlama ve bes­lenme öksürük nöbetini başlatabilir. Hastalıktan korunmada en etkin yol aşıdır.

Difteri, sıklıkla üst solunum yollarında (burun, bademcik, farenks, larenks) zar oluşması ile karakterize ciddi bir bakteriyel enfeksiyondur. Bulaşma, hasta veya taşıyıcı ile yakın temas yolu ile olur. Hastalığın görülme sıklığı sonbahar ve kış aylarında en yüksek dü­zeye çıkar. Kuluçka dönemi iki-dört gündür. Hastalık, halsizlik, iştahsızlık, hafif ateş ve boğaz ağrısı ile başlar. Boğazın üst kısmı (farenks) kızarır, bademciklerin üzerini tek veya çift taraflı beyaz-gri renkli bir zar kaplar. Aşılı kişilerde zar 7-10 gün içinde sorunsuz bir şekilde soyulup kaybolur. Aşısız ve ağır olgularda kalp tutulumu ile hasta kaybedile- bilir. Korunmada etkili ve tek yöntem herkesin aşılanmasıdır.

Bağışıklama ve Aşılar

Türkiye’de çocukluk yaş gruplarına uygulanan aşı takviminde 11 aşı (hepatit-B, tüber­küloz, difteri, boğmaca, tetanoz, çocuk felci, hemofilus influenza B, kızamık, kızamıkçık, kabakulak, pnömokok) bulunmaktadır.

Zaman zaman bazı sağlık problemlerinin varlı­ğında veya özel durumlarda [prematürelik, antibiyotik kullanımı, hafif ateş ile seyreden üst solunum yolu enfeksiyonu, ishal, beslenme bozukluğu (malnütrisyon), astım, anne sütü alan bebekler, emziren anneler, ateşe bağlı kasılma nöbeti geçirme hikâyesi, ke­sin olmayan kızamık öyküsü, yumurta alerjisi, yerel kortizon tedavisi gibi] aşılamanın zararlı olabileceği düşüncesi ile aşılar yapılmamaktadır. Oysa bu durumlarda aşıların yapılmasının hiçbir sakıncası yoktur.

Ateş, geçici döküntü, kızarıklık ve şişlik gibi lokal reaksiyonlar, uyku hali, iştahsızlık, kusma, inatçı ve durdurulamayan ağlamalar, çok nadir olarak görülen kasılma nöbetleri gibi aşılara bağlı yan etkilerin hastalığın neden olduğu ciddi komplikasyonlar ile karşılaştırılamayacak kadar az olduğunun çocuklara ve ailelerine anlatılması toplumda aşılama oranının artmasına yardımcı olacaktır.

0-6 YAŞ ÇOCUKLARINDA GÖRÜLEN KAZALAR, KORUNMA VE İLK YARDIM UYGULAMALARI

Kazalar, gözle görülebilecek ve tanımlanabilecek yaralanma ve incinme ile sonuçlanan, önceden tahmin edilemeyen olaylardır. Çocuklarda kazalar, dikkat edilmesi gereken te­mel bir toplum sağlığı

Çocukların Kazaya Uğrama Nedenleri

Çocukların gelişim özelliklerinin bilinmesi ve bu özelliklere göre, karşılaşabilecekleri po­tansiyel tehlikelerin ve kazaların belirlenerek gerekli önlemlerin alınması özellikle okul öncesi dönemde büyük önem taşımaktadır. Çocukların çevreyi keşfetmekteki doğal me­rakları, kendilerini ispat etmek istemeleri, büyüdükçe takdir edilme ve kabul görme tutku­ları, taklit davranışlara eğilimleri, tehlikelerin bilincinde olmamaları, tehlike duygularının ve görme-işitme yeteneklerinin tam gelişmemiş olması gibi nedenler çocukların kazaya uğrama eğilimlerini artırmaktadır. Çocukların sıfır-altı yaş döneminde en çok karşılaş­tığı kazalar, düşme, boğulma, zehirlenme, yanma ve araba kazalarıdır.

Çocuklarda Görülen Kazalar, Önlemler ve İlk Uygulamalar

Düşme ve çarpmalar eve diğe ve okulda, masa, sandalye, koltuk, merdiven, yatak, pen
cere, balkon gibi yerlerden kaynaklanmaktadır. Yerde bulunan oyuncak ve eşyaları top­lamak, pencere ve kapıları kilitlemek, sandalye, masa, koltuk gibi eşyaları pencereden uzak tutmak, balkon demirlerini uygun aralık ve yükseklikte yapmak, kaygan zeminleri kuru tutmak gerekmektedir.

Düşen çocuk ağlamıyor, ellerini-kollarını normal hareket et­tiriyorsa ve şuuru yerindeyse
hiçbir müdahaleye gerek yoktur, çocuk 24 saat gözlenir. Çocukta bu süre içinde kusma, dalgınlık, uyku hali, solunum sıkıntısı, karın ağrısı, ha­vale geçirme gibi belirtiler varsa mutlaka sağlık kuruluşuna götürmek gerekir.

Yüksekten düşmelerde ise kırık ve iç kanama olasılığı nedeni ile çocuk, en yakın sağlık
kuruluşuna götürülür. Kanama varsa temiz bir bezle basınç uygulanır, şişlik veya morluk oluşmuşsa soğuk su-buz uygulaması yapılır.

Vücudun herhangi bir yerine saplanan kesici-delici aleti çıkarmaya çalışmamak, kesiğin
üzerine pamuk-sünger koymamak, tentürdiyot-oksijenli su dökmemek ve aleti tespit edip çocuğu sağlık kuruluşuna götürmek gerekir. Bıçak, makas, jilet gibi kesici ve delici alet yaralanmalarında yaranın derin veya yüzeysel olma­sına bakılmaksızın tetanoz aşısı yaptırmak gerekir. Bıçak, makas, jilet gibi kesici aletleri kapalı yerde saklamak ve oyun amaçlı vermemek doğru olur.

Sızıntı tarzında kanama­larda kanayan kısım kalp seviyesinden yukarıda tutularak, üzerine temiz bir bezle basınç uygulanır.

Kol ve bacakta olan kanamalarda lastik, kemer, kravat vb. bir malzeme ile düğüm
yapmadan sıkıca sarılarak turnike uygulaması (kolda ise dirsek-omuz arasına, bacakta ise diz-kasık arasına) yapılır. Uyuşma, morarma, karıncalanma varsa turnike çözülür. Kırık-çıkık varsa çocuk fazla hareket ettirilmeden, bölge tespit edilerek en yakın sağlık kuruluşuna götürülür. Burkulmalarda bölgeyi kalp seviyesinden yüksek tutmak, soğuk su-buz uygulaması yapmak şişmeyi ve ağrıyı önler.

Yanıklar ise alev, ateş, sıcak sıvılar, güneş ışınları, elektrik akımı gibi etkenlerle oluş
maktadır. Kabloların korunması, prizlerin kapatılması, ulaşılabilecek elektrikli aletler (ütü, soba, fırın vb.) ve lambaların kaldırılması, musluk suyunun çok sıcak olmaması, ocak­larda yemeklerin arkada pişmesi ve sapların içe bakması, etrafta çay-kahve gibi sıcak içecekler ile kibrit, benzin, alkol, kolonya, sigara gibi yanıcı maddelerin bırakılmaması ve güneş yanıklarından çocukların korunması alınabilecek önlemlerdendir.

Su kabarcığının olmadığı birinci derece hafif ya­nıklarda bölge su altında tutulur, su
kabarcığı varsa soğuk suyun altında tuttuktan sonra buz koyulur. Elbiselerin çıkarılması gerekiyorsa kesilerek çıkarılır, ikinci ve üçüncü de­rece ağır yanıklarda çocuk temiz bir çarşafa sarılarak sağlık kuruluşuna götürülür. Yanık üzerine hekimin verdiği ilaçtan başka hiç bir şey sürülmez.

Reçeteli veya reçetesiz ilaçlar, eve diğer kullanılan çamaşır suyu, deterjan, kozmetik vb.
malzemeler, tarım ve haşere ilaçları, soba, gazlı ocak, şofben, mantar veya zehirli bitki­ler, hayvan ya da böcek sokmaları çocuklarda zehirlenmelere neden olabilmektedir. İlaç­ların ve temizlik maddelerinin çocukların ulaşamayacağı yerde ve kendi kutularında sak­lanması, çocukların açamayacağı paketlemelerin yapılması, bilinmeyen, bozulmuş ve güvenilir olmayan bitki ve besinlerin tüketilmemesi, şofben ve soba kullanımında dikkatli olunması gerekir. Zehirlenme durumunda çocuğun bir sağlık kuruluşuna götürülmesi ve zehir merkezlerinin aranması (0800 314 79 00) önerilmektedir.

* Temizlikte kullanılan asit-alkali gibi yakıcı maddelerin ağız yolu ile alınmasında, ateş düşürücü ve ağrı kesiciler ile gazyağı, benzin, tiner vb. zehirlenmelerinde çocuk kesinlikle kusturulmaz. Şofben, soba, tarım ilacı gibi solunum yolu ile olan zehirlenmelerde çocuğu temiz havaya çıkarmak, oksijen almasını sağlamak ve sağlık kuruluşuna götürmek gerekir. Hayvan ısırıklarında kuduz olacağı düşünülerek sağlık kuruluşuna götürmek ve gerekiyorsa kuduz aşısı yaptırmak uygun olur. Arı sok­malarında ilk olarak arının iğnesinin bir cımbız yardımı ile çıkarılması, bölgenin sabunlu su ile yıkanması ve soğuk su veya buz uygulanması gerekir. Göz, boğaz, burun, ağızda olan arı sokmalarında nefes borusu tıkanabileceğinden çocuk sağlık kuruluşuna götürü­lür.

Boğulma suda, yabancı cisim yutma, yanlış yatış ve duruş gibi nedenlerden dolayı solu-
num yollarının tıkanmasıdır. Suda boğulmalar, çocukların su ile oynamayı sevmeleri ve korkmamalarından dolayı kova, küvet, klozet, süs ve yüzme havuzlarından kaynaklan­maktadır. Taneli ve kabuklu kuruyemişler, madeni para, bilye, küpe, boncuk, çivi, vida gibi maddeler çocuklarda yabancı cisim yutmalarına, kulak, burun, boğaz ve akciğer­lerine kaçmasına neden olmaktadır. Bu maddelerin çocukların ulaşamayacağı yerlerde tutulması, oyuncak olarak verilmemesi, ağıza alınarak kötü örnek olunmaması, yatarak yemek yedirilmemesi alınabilecek önlemler arasındadır. Cisim ağız içinde görülebiliyorsa parmakla almak, alınamayacak kadar ileride ise asla parmak sokmamak gerekmektedir. İlk yardımda bebek sırt üstü ön kolun üzerine yatırılır ve el ayası ile kürek kemiklerinin arasına ileri doğru itilerek vurulur.

Bir yaşından büyük çocuklarda Heimlich manevrası uygulanır. Heimlich manevrasında
çocuğun arkasına geçilir, kollar çocuğun beline dola­nır, bir yumruk göbeğin hemen üstüne yerleştirilir, diğer elle yumruk sıkıca kavranır ve hızla içeri doğru bastırılır. Cisim çıkarılsın ya da çıkarılmasın çocuk sağlık kuruluşuna götürülür.

Çocukların trafik kazalarından korunması için, alkollü, ehliyetsiz ve hızlı araba kullanılmaması, bebek kemeri ve çocuk oto güvenlik koltuğunun kullanılması, trafik kurallarına uyulması, çocuklara trafik kurallarının öğretil­mesi, 10 yaşından önce çocukların ön koltukta oturtulmaması gibi önlemlerin alınması gerekmektedir. Okullarda özellikle anaokulu ve ilkokul düzeyindeki çocuklar ilk yardıma daha çok gereksinim duymaktadır. Bu nedenle öğret­menlerin ilk yardım bilgi ve becerisi kazanmaları gerekli ve önemlidir. Aile üyelerinden en az birinin ilk yardım eğitimi almış olması, ev kazalarına yönelik ilk yardım malzemelerinin bulundurulması önerilmektedir.

Kaynak:eorhan

(Visited 43 times, 1 visits today)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.